FRANSA’NIN RUANDA SOYKIRIMINDAKİ ROLÜ, BİRİNCİ KISIM: RUANDA’DA NE OLDU?
Analiz No : 2020 / 29
Yazar : Ceyda ACİCBE
24.08.2020
17 dk okuma

Giriş

On yıllardır Tutsi ve Hutular arasında süregelen çatışmalar 1994 yılında Ruanda Devlet Başkanı Juvenal Habyarimana’yı taşıyan uçağın suikast sonucu düşürülmesinin ardından patlak vermiş, 100 gün içerisinde 800 binden fazla Tutsi ve ılımlı Hutu, aşırı uç Hutular tarafından soykırıma uğratılmıştır.[1] Tarihin en karanlık sayfalarında yerini alan Ruanda soykırımından geriye, Ruanda halkının tarifsiz acılarının yanında soykırımın perde arkasına ilişkin aydınlatılması beklenen gerçekler kalmıştır. Bugüne dek Ruanda soykırımında rolü olması sebebiyle başta Fransa ve Belçika olmak üzere Batılı sömürgeci güçlere ve Batı kökenli uluslararası sistemin önde gelen unsurlarına çeşitli suçlamalar ve eleştiriler yöneltilmiştir. Ruanda soykırımına ilişkin dönemin Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterand ve soykırımda yüzbinlerce kişinin ölümünden sorumlu Felicien Kabuga gibi isimler de uzun bir süre suçlama ve eleştirilerin odağında yer almıştır. Ruanda soykırımına ilişkin pek çok dava görülmüş; bu davaların bazısı sonuçlanmış bazısı da halen sonuçlanmayı beklemektedir. Yerel paramiliter bir örgüt de yine aynı şekilde soykırımdan sorumlu tutulmuştur. Devletlerin, uluslararası toplumun ve bireylerin dolaylı ya da dolaysız rolü bulunduğu Ruanda soykırımına dair bugün hala çözüme kavuşturulması gereken noktalar bulunmaktadır.

Fransa ve Ruanda’nın ötesinde çokça tartışılan konulardan biri Fransa’nın Ruanda soykırımındaki rolüyle ilgilidir. Ruanda soykırımına ilişkin aslında alevi hiç sönmeyen bu ve benzeri tartışma konuları neredeyse 1994’ten beri her yıl uluslararası toplumun dikkatine getirilmektedir. 12 Haziran 2020’de Fransa’nın soykırımdaki rolü hakkında araştırma yapan François Graner’e, dönemin Cumhurbaşkanı François Mitterand’a ait arşivlere erişim izninin verilmesiyle konu bir kez daha gündeme gelmiştir.

Bu yazı dizisinde, Ruanda soykırımında rolü olduğu gerekçesiyle yapılan tartışmaların merkezinde yer alan devletler, kurumlar ve kuruluşlara yönelik eleştirilerin bir değerlendirmesini sunacaktır. Fransa ve Belçika gibi devletlerin yanı sıra Ruanda soykırımından önce ve sonra Ruanda’da bulunan Birleşmiş Milletler ve Katolik Kilisesi gibi kurum ve kuruluşların hangi gerekçelerle eleştirildiği üç kısımdan oluşan bu yazı dizisi çerçevesinde anlatılmaya çalışılacaktır.

İlk olarak, Ruanda soykırımının öncesine giden süreç tarihsel bir zaman çizelgesi içerisinde “Fransa’nın Ruanda Soykırımındaki Rolü, Birinci Kısım: Ruanda’da Ne Oldu?” başlıklı yazıda ele alınacaktır. Ardından Birleşmiş Milletler ve Katolik Kilisesi’nin Ruanda soykırımıyla ilişkili olarak eleştirildiği noktalar “Fransa’nın Ruanda Soykırımındaki Rolü, İkinci Kısım: Birleşmiş Milletler’in ve Katolik Kilisesi’nin Ruanda Soykırımına Etkisi” başlıklı yazıda irdelenecektir. “Fransa’nın Ruanda Soykırımındaki Rolü, Üçüncü Kısım: Özür Dileme Sırası Fransa’nın mı?” başlıklı yazı dizisinin son kısmındaysa Ruanda soykırımına ilişkin yaşanan son gelişmeler çerçevesinde Fransa’nın Ruanda soykırımındaki rolü incelenecektir. Üç kısımlı bu yazı dizisinde, konuyla ilgili literatür ve uluslararası basında yer alan haberlerden yararlanılacaktır. Buradaki amacımız Ruanda soykırımına ilişkin 1994 yılından bu yan süregelen tartışmaları okuyucularımız dikkatine sunmaktır.

 

Ruanda’da Ne Oldu?

1994 Ruanda soykırımına giden süreci ve sonrasında olanları açıklamak için yalnızca Ruanda’nın o dönem içinde bulunduğu siyasi, ekonomik ve toplumsal krizlere odaklanmak yetersiz olacaktır. Ruanda’da yaşananların değerlendirmesini yapmak için hem iç hem de dış faktörlere bakmak gerekmektedir. Bununla birlikte, Ruanda’da soykırıma giden sürece etki eden faktörlere ayrı ayrı bakmak veya Ruanda’da yaşananları münferit olayların bir sonucuymuş gibi göstermek soykırıma giden sürecin eksik değerlendirilmesine neden olacaktır. Bunun yerine tüm etkileri göz önünde bulundurarak bütüncül bir yaklaşımla konunun değerlendirilmesini yapmak gerekmektedir.

Almanya ve Belçika sömürge idaresi dönemlerinin öncesine bakıldığında, 11. yüzyıla kadar olan sürede Ruanda’da Hutuların sayıca üstün nüfus olduğunu söylemek mümkündür. Bu durum 11. yüzyıl ve 15. yüzyıl arasında Tutsilerin kuzeyden kitleler halinde Ruanda’ya göç etmeye başlamasıyla değişiklik göstermiş, bu süre içerisinde Tutsiler Ruanda’da hâkim nüfus olmaya başlamışlardır. 1995 yılında kaleme aldığı çalışmasında Catherine Newbury, Ruanda halkının %85’inin Hutulardan, %14’ünün Tutsilerden ve %1’den azınınsa Twalardan oluştuğunu ve bu grupların ırksal veya geleneksel anlamda etnik grup olma özelliği göstermediklerini söylemektedir. Bunun yerine Newbury, Ruanda halkının kendilerini tanımladıkları terimlerin ve kategorilerin zaman içerisinde iktidar ve devletin rolüne bağlı olarak değişim gösterdiğinden bahsetmektedir.[2] Sömürge dönemi öncesi Ruanda’yla ilgili söylenmesi gereken bir başka nokta, Ruanda’nın o döneme kadar güçlü bir krallıkla yönetiliyor oluşudur.

19. yüzyılın sonlarından I. Dünya Savaşı’na kadar olan sürede, şimdiki Burundi topraklarıyla beraber Ruanda ve günümüzdeki Tanzanya’nın batısını sömürgeleştiren ilk devlet Almanya’dır. Alman Doğu Afrikasının batı kısmında yer alan Ruanda ve Burundi, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Milletler Cemiyeti mandası altında Belçika’ya bağlanmıştır. Alman sömürge idaresinin yaklaşımını devam ettiren Belçika da Mwami olarak adlandırılan krallar vasıtasıyla Ruanda’ya dolaylı olarak hükmetmeye devam etmiştir. Yalnız Alman idaresinden farklı olarak Belçika, Ruanda’da ekonomi, siyasi ve sosyal yapıda değişiklikler yapmıştır.[3]

Belçika sömürge idaresi altında gerçekleştirilen önemli değişikliklerden biri Ruanda vatandaşlarının etnik kökenlerinin belirtildiği kimlik kartı uygulamasıdır. Bu uygulama Hutu ve Tutsiler arasındaki etnik ayrışmanın derinleşmesine etki eden faktörler arasında yer almaktadır.[4] Bununla birlikte Tutsilere yönelik ayrımcı bir politika izleyen sömürge idaresi, Tutsilerin üst düzey idari makamlarda yer almasını ve dolayısıyla siyasi gücün Tutsilerin elinde olmasını desteklemiştir. Buna karşın Hutuların önemli bir kısmı zorunlu üretime ve zorunlu işçiliğe tabi tutulmuştur.[5] Sömürge idaresinin uyguladığı ve Tutsileştirme politikası olarak adlandırmanın mümkün olduğu bu yaklaşımla beraber kilise de Tutsilerden yana olan bir tutumla sömürge idaresine destek olmuştur. Bu uygulamalarla Hutu ve Tutsiler arasındaki etnik kimlik aidiyetin derinlik kazandırılarak Ruanda halkının kutuplaştırıldığı ve bunun sonucunda etnik kimliklerin siyasallaştırıldığı, Ruanda’da sömürge öncesi döneme ilişkin yapılan değerlendirmeler arasında yer almaktadır.[6]

Ruanda’nın Milletler Cemiyeti mandasından BM Vesayet Bölgesi altına sokulması II. Dünya Savaşı’ndan sonra, ülkede demokratik atılımların gerçekleştirilmeye başlandığı döneme tekabül etmektedir. Bu dönemde Belçika sömürge idaresi Hutuları desteklemeye başlamış ve Hutular üst düzey yönetimde yer alan Tutsilere karşı ayaklanmıştır. Siyasi iktidarı ele geçirmeye başlayan Hutular zaman içerisinde daha da güçlenmiş ve 1959 yılında gerçekleştirilen ‘Sosyal Devrim’le Ruanda’daki Tutsi hakimiyeti giderek zayıflamıştır.[7] Her ne kadar bu durumu ülkedeki demokratikleşme hareketinin etkisiyle siyasi alanda yaşanan bir canlanma olarak nitelendirmek mümkünse de söz konusu canlanma Tutsilere yönelik şiddet ve katliamların ortaya çıkmasına yol almıştır. Şiddet olayları birkaç yıl içerisinde on binlerce Ruandalının hayatını kaybetmesine ve çoğunluğun Tutsilerden oluşan yüz binlercesinin ülkeyi terk ederek komşu ülkelere sığınmak durumunda kalmasına neden olmuştur.

Belçika sömürge dönemi Ruanda’da 1 Temmuz 1961 tarihinde bağımsızlığının ilan edilmesiyle son bulmuştur. I. Cumhuriyet Dönemi olarak adlandırmanın mümkün olduğu 1962-1973 yıllarında Hutular Ruanda’da etkin olmaya başlamıştır. Tek parti yönetiminin hakimiyeti altında geçen bu yıllarda siyasi alan etnik çizgiler çerçevesinde oluşmaya, Tutsi ve Hutular arasındaki sorunlar iktidar bağlamında şekillenmeye devam etmiştir. Bu dönemde hükümet Tutsilere karşı yeterince sert olmamakla eleştirilmiştir. Diğer yandan komşu ülke Burundi’de Hutulara yönelik gerçekleştirilen şiddet eylemleri Ruanda’ya yansımış ve Ruanda’da zaten tehdit altında olan Tutsi varlığı daha da tehlike altına girmiştir. 1964 yılında Tutsilere yönelik gerçekleştirilen saldırılar neticesinde sayıları 10 bin ve 14 bin arasında değiştiği varsayılan masum sivil öldürülmüştür.[8] Ruanda’daki bu iç karışıklık 5 Temmuz 1973 tarihinde dönemin Savunma Bakanı Juvenal Habyarimana liderliğinde gerçekleştirilen darbeyle son bulmuştur.

Habyarimana Kalkınma İçin Ulusal Devrim Hareketi (MRND)’ni kurmuş ve tek parti olarak uzun bir süre iktidarda kalmıştır. Habyarimana yönetiminin etnik anlaşmazlıklara yönelik uyguladığı politikalar göz önünde bulundurulduğunda, bir önceki döneme göre olumlu anlamda bir fark yarattığını söylemek zordur. Tutsilere yönelik ayrımcı politikalar bu dönemde de uygulanmaya devam etmiştir. Örneğin, Tutsilerin devlet okullarında eğitim alma hakkı ve idari işlerde görev alma durumları kota sistemi yoluyla kademeli olarak sınırlandırılmıştır. Bir önceki döneme kıyasla ortaya çıkan bir diğer fark, bölgecilik politikaları sürdürülmesi ve böylece ordu ve kuzeyden Habyarimana hükümetine gelen destekle, ülkedeki güç dengelerinin güneyden kuzeye doğru kaymasıdır. Bu dönemle ilgili vurgulanması gereken bir diğer nokta, ekonomik büyümenin getirdiği kısmi ‘istikrar’dır.[9] Habyarimana yönetimi ilk yirmi yılda ekonomik anlamda başarılara imza atmışsa da 1990’lı yıllara gelindiğinde siyasi alanda bölgesel kutuplaşmanın arttığını, sınıfsal farkların iyice belirginleştiğini ve kentli yoksulların ve kırsalda yaşayan Ruandalıların marjinalleşmenin arttığını söylemek mümkündür.[10]

1960’lı yıllarda yaşanan olaylar sonucunda Uganda’ya sığınmak zorunda kalan Ruandalı mülteciler, Ruanda’ya geri dönüş amacıyla Ruanda Yurtsever Cephesi (RPF)’ni kurmuştur. Ne var ki bu oluşum esas maksadını gerçekleştirememiş, Ruandalıların geri dönüş talebi Habyarimana hükümeti tarafından geri çevrilmiştir. Bunun üzerine RPF, Uganda’da mevcut hükümeti devirmeye çalışan Museveni’nin yanında saf tutmaya başlamış, Museveni’nin yönetimi eli geçirmesiyle Ruandalılar siyasi iktidarda pay sahibi olmaya başlamışlardır. Güçlenmeye başlayan RPF, 1990-1993 yıllarında Ruanda’ya saldırılar düzenlemiştir. Bu aynı zamanda Ruanda’da çok partili sisteme geçildiği bir dönemdir. Fakat ortaya çıkan siyasi partiler Ruanda’da Tutsi karşıtlığının daha da artmasına neden olmuştur. RPF’yle bağlantılı oldukları gerekçesiyle çok sayıda Tutsi bu dönemde tutuklanmıştır. Tutuklanmaların yanı sıra, Habyarimana’nın iç siyasette Tutsilere yönelik izlediği baskıcı politikalar sonucunda yaklaşık 2 bin Tutsi öldürülmüştür.[11]

4 Ağustos 1993 tarihine gelindiğinde, iktidarda bulunan MRND ve RPF ile yapılan görüşmeler sonucunda Arusha Barış Mutabakatı imzalanmıştır. Savaşı sona erdirme amacıyla yapılan müzakerelerin ve bu müzakereler sonucunda Habyarimana’nın RPF ile iktidarı paylaşmayı kabul etmesini hem içeriden hem de uluslararası toplumdan gelen baskıların bir sonucu olarak görmek mümkündür. Ancak yapılan bu anlaşmada yer alan maddeler Hutu ve Tutsiler arasında barışı sağlamaktan ziyade söz konusu gruplar arasındaki çatışmanın daha da derinleşmesine neden olmuştur. Söz konusu anlaşmanın Tutsilere ayrıcalık tanıdığı yönündeki haberler radyo ve yazılı basında yer almıştır. Komşu ülke Burundi’de Kasım ayında Başbakan Ndadaye’nin Tutsi kontrolündeki ordu mensupları tarafından öldürülmesi Ruanda’daki Hutu-Tutsi çatışmasını daha da kötüleşmesine yol açmıştır. Komşu ülkede yaşanan iç karışıkların Ruanda’ya olan olumsuz etkisiyle beraber Habyarimana hükümetinin halihazırda içerde de Fransa’dan gelen askeri yardıma ve diğer yardımlara çok fazla bağımlı olduğu yönündeki eleştirilere maruz kalması Ruanda’daki huzursuzlukların artmasına sebep olmuştur.[12]

Ülkede Hutu ve Tutsiler arasında artan gerginlik 6 Nisan 1994 tarihinde Ruanda Başkanı Habyarimana’nın bindiği uçağın düşürülmesiyle patlama noktasına gelmiş; aynı gün şiddet olayları korkunç bir hal almış ve katliamlar gerçekleştirilmiştir. 7 Nisan günü Habyarimana’ya bağlı güçler Tutsilere karşı ılımlı buldukları Hutu kökenli Başbakan Agathe Uwilingiyimana’yı öldürmüştür. Bu olayları takiben 100 gün içerisinde yaklaşık 800 bin Tutsi ve ılımlı Hutu, radikal Hutular tarafından öldürülmüştür. Olaylar Paul Kagame’nin önderliğindeki RPF’nin Ruanda’nın bazı bölgelerini ele geçirmeye başlamasıyla sona ermiştir.

Yazının giriş kısmında da değinildiği gibi, Ruanda’da soykırım koşullarının oluşmasında hem iç hem de dıştan gelen pek çok faktör etkili olmuştur. Ruanda soykırımına giden sürece etki eden iç faktörler arasında başta Belçika sömürge idaresinin de yönlendirmesiyle uygulanan etnisite politikaları ve bu politikaların iktidar bağlamında siyasileştirilmesidir. Ruanda’nın içinde bulunduğu ekonomik koşullar ve Ruanda siyaseti de soykırıma giden yolun önünü açmıştır. 1960’lı yıllarda yaşanan şiddet olayları sonucu ülkeyi terk etmek zorunda kalan Tutsi mültecilerin Uganda’daki kötü yaşam koşullarının etkisiyle RPF kapsamında başlattıkları geri dönüş hareketinin Ruanda’ya yansımaları da soykırıma etki eden dışsal faktörler arasında yer almaktadır.

Ruanda’daki soykırımın tek sebebini etnisiteye indirgemek veya Ruanda’daki olayları -o dönem Batı medyasında iddia edildiği gibi- etnik gruplar arası bir çatışmadan ibaret görmek Ruanda gerçeğini gözden kaçırmaya neden olacaktır. Yazı dizimizin ikinci kısmında ele alındığı gibi Ruanda soykırımına ilişkin başta Birleşmiş Milletler ve Katolik Kilisesi olmak üzere Batı kökenli kurum ve kuruluşlara yönelik yapılan eleştirilerin kaynağını Batı’nın bu indirgemeci tavrı oluşturmaktadır. Yazı dizimizin ikinci kısmında bu konu daha ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır.

 

* Fotoğraf: storymaps.arcgis.com 

 

[1] Konuyla ilgili yapılan çalışmalarda Ruanda’da öldürülen kişi sayısı genel olarak 800 binden fazla olarak verilmektedir. Resmi olmayan rakamlara göre, Ruanda soykırımında bir milyona yakın insanın öldürüldüğü ve bu rakamın iki katı kadar insanın göç etmek zorunda kaldığı varsayılmaktadır (Bkz. Ebru Çoban Öztürk, “Uzlaşma Süreçleri ve Uluslararası Mahkemenin Sonlandırılması Üzerine Bir Değerlendirme,” Uluslararası İlişkiler 12, no. 48 (2016): 39.

[2] Catherine Newbury, “Background to the Genocide: Rwanda,” A Journal of Opinion 23, no. 2 (1995): 12.

[3] Öncel Sencerman, “Batılı Koloniyel Güçlerin 1994 Ruanda Soykırımına Etkisi,” Güvenlik Stratejileri Dergisi, no. 18 (2013): 40.

[4] Sencerman, 1933 yılında Belçika sömürge idaresinin gerçekleştirdiği nüfus sayımında Hutu, Tutsi ve Twa’ların boy, burun ve göz şekillerinin ölçüme tabi tutulduğunu ve kimlik kartlarının bu ölçümler sonucunda dağıtıldığından bahsetmektedir bkz. Sencerman, “Batılı Koloniyel Güçlerin,” 41-42.

[5] Newbury, “Background to the Genocide,” 12.

[6] Filip Reyntjens, “Rwanda: Genocide and Beyond,” Journal of Refugee Studies 9, no. 3 (1996): 243.

[7] Newbury ve Newbury 1959 yılında başlayıp 1961 yılında devrime giden bu süreci Belçika sömürge idaresi tarafından uygulanan “ikili sömürgecilk”in yarattığı baskı ve merkez mahkemede yer alan Tutsi delegelere karşı siyasi bir mücadele dönemi olarak ifade etmektedir (Bkz. Catharine Newbury and David Newbury, “A Catholic Mass in Kigali: Contested Views of the Genocide and Ethnicity in Rwanda,” Canadian Journal of African Studies/ Revue Canadienne des Études Africaines 33, no. 2/3 (1999): 296.

[8] Newbury and Newbury, “A Catholic Mass in Kigali,” 298.

[9] Sencerman, “Batılı Koloniyel Güçlerin,” 48.

[10] Newbury, “Background to the Genocide,” 15.

[11] Sencerman, “Batılı Koloniyel Güçlerin,” 51.

[12] Newbury, “Background to the Genocide,” 16.


© 2009-2020 Avrasya İncelemeleri Merkezi (AVİM) Tüm Hakları Saklıdır

 



Henüz Yorum Yapılmamış.